Benden bu kadar

FST 15 Mayıs 2008

4 yıl doldu, final zamanı geldi çattı, İzlenimler paydos ediyor. Yorumlar herhalde bir vakit daha devam edecektir. Gün olur geri dönerim belki ama herhalde bu yakın zamanda olmaz.

(Bu yazı bir süre sonra kendiliğinden yok olacaktır.)

Popularity: 21% [?]

Arayış

FST 15 Mayıs 2008

dermsopa.jpgTürk sağı, solu, ortası, kenarı bir arayış içinde. Ne aradıklarından tam emin değilim ama zırt pırt bunların “bize ihtiyaç var” filan diye saçmaladıkları, anlamsız laflar gevelediklerine şahit oluruz. Bu arayış denen şey ortaya çıktığında da illa ki Süleyman Demirel’in de biryerlerde adı geçer. Süleyman Demirel siteyi eskiden beri izleyenlerin bileceği üzere buranın demirbaş malzemelerindendir. Tabii çoktandır gündemde değildi, ben de dostluk hatırına ufak tefek haberleri görmezden geliyordum. Şimdi ise kendisinin bir ‘arayış’ sonucu ümit haline geldiğini öğrenmiş bulunuyorum. Haberde şunlar yazılmış:

Eski milletvekillerinin “Siyasette arayış çalışmaları”nın ikinci toplantısı dün akşam Best Otel’de yapıldı. Toplantıya eski bakanlardan İbrahim Yaşar Dedelek, Sümer Oral, Enis Öksüz, Şinasi Altıner, Barlas Doğu, Nahit Menteşe, Oğuz Tezmen, Bülent Akarcalı, Nevzat Ercan, İsmet Atilla, Esat Kıratlıoğlu, Necati Çelik, Muhammed Kelleci, Vefa Tanır, Cemil Erhan gibi isimlerin yanısıra AKP eski Ordu Milletvekili Hamit Taşçı katıldı. Toplantıda 15 eski bakan, 72 eski milletvekili ve 20 eski bürokrat bulundu. Toplam 107 kişinin katıldığı toplantıda, 22 konuşmacı söz aldı. Türkiye`nin içinde bulunduğu durum ve geleceğe ilişkin değerlendirmelerin yapıldığı toplantı 4 saat sürdü.

[…]Toplantıda yapılan değerlendirmelerde, üniter ve milli devletin ciddi tehdit altında olduğu, kurumsal çöküşün zemininin oluşturulduğu, etnik ve kültürel farklılıkların çatışma haline gelecek noktaya taşındığının vurgulandığını kaydeden Hastürk şöyle konuştu:

“Türkiye bugün ağır bir kültür kimliği sorunu ile karşı karşıyadır. Türkiye’nin içine sürüklenmiş olduğu toplumsal, siyasi, ekonomik ve kültürel çöküş ancak siyaset ile çözülür bu da merkez sağ ve merkez solun bünyesi içinde bütünleştirilen bir merkez parti ile mümkündür. Bu çerçevede, toplantıda, mevcut merkez sağ partilerin bir araya getirilmesi, şahısların değil, kurumların peşinden gidecek bir yapılanma ile halkla bütünleşilmesi ve psikolojik baskı uygulanarak Süleyman Demirel’in göreve çağrılması ele alındı.”

Toplantıda birer konuşma yapan siyasetçiler görüşlerini şöyle dile getirdi:

Nevzat Ercan: “Devlet ile millet kucaklaşmalıdır. Halkın gündemi unutulmuştur. Ülkenin sorunlarını çözecek güçlü bir kadro kurulmalıdır.”

Esat Kıratlıoğlu: “Bazı kişiler vardır, 80 yaşındadır, 20 yaşındaki kişinin heyecan ve performansına sahiptir. 30 yaşındadır, 80 yaşındaki kadar heyecan ve aktiviteye sahip değildir. Yaşa bakılmaksızın tecrübeli kadroların hizmet ve bilgilerinden yararlanılmalıdır.”

İsimlere baktım da, bir sürü rakam vermişler, bir de katılımcıların yaş ortalamasını yazsalar tam olurmuş. Herhalde Süleyman Demirel toplantıya ortalama yaşı yükseltir diye doğrudan katılmamış, benim tahminim Süleyman bey dahil ortalama 77, hariç 74, standart sapma da 10 civarında olur. Bir de “bunlar kim yahu” demeyin, tabii gençlerin yaşı yetmez, bunlar Türk siyasetinin duayenleridir. Yaş yetmiş iş bitmemiş anlaşılan. Başkası olsa “bunak herifler, gidin, ahir ömrünüzde bari vatandaşın yakasından düşün” denebilecek şu durum, burada anılan siyasilerimiz için geçerli değildir. Zira bazı kişiler vardır ki 80 yaşında olsa da 20 yaş zindeliğindedir. Misal Süleyman Demirel. Geçmiş yıllarda bu işin sırrını soranlara “yoğurdu semizotuyla yeyin, gerisine karışmayın” şeklinde cevap vermişti, hatırlayan çıkar. Demek sağın eski tüfekleri bu işi kıvırsa kıvırsa Süleyman bey halleder demişler, ben de buna hayır diyecek değilim.

Peki Süleyman Demirel göreve nasıl çağırılacak? Oradaki yetkililerden biri kendisine psikolojik baskı uygulayalım demiş. Mesela ne yapılabilir? Güniz Sokakta kamp kurup imza toplamak, Demirel’in evinin önünde yatmak, yurdun çeşitli bölgelerinde miting düzenlemek, TV dizilerinde, yarışma programlarında mesajlar vermek, bazı vatandaşların dama çıkıp ‘dön baba yoksa kendimi atarım aşağıya’ demesi, Süleyman Demirel’in beynini kontrol edebilmek için Güniz Sokağa gizemli psikolojik dalgalar gönderme filan ilk akla gelenler. Diyelim bunlar tutmadı, baba tınmadı bile ‘binaenaleyh siyasete bir darbe ardından dönersek ilk seçimde alacağımız yüzün biridir’ dedi, o zaman ne olacak?

Bana göre tek çare babaya psikolojik değil fiziki baskı uygulamak, başka yol yok. Güniz sokağa gidecek yetmiş yaşındaki siyasilerden oluşan ‘70′ler Timi’ Süleyman Beye ‘yer misin, yemez misin’ hesabıyla iyi bir sopa çekip “geç şu hareketin başına adamın asabını bozma” demek zorunda kalabilirler. Bu ulvi görev için davet alırsam, yaş ortalamasını küçültüp standart sapmayı bozma bahasına vazifeden kaçmayacağımı, bir kürek sapıyla üstüme düşeni yerine getireceğimi buradan alenen ilan ederim.

Ne bu yahu, geçeceksen geç kardeşim hareketin başına, 4 senedir oluşum, moluşum, arayış, kafa beyin kalmadı. Devletle kucaklaşacak mısın, milletle güreş mi tutacaksın, bir an evvel harekete geç. Vatan elden gidiyor hala psikolojik baskıyla görev bekleniyor. Yapamayacaksanız haber verin, maaşı konuşalım sağın başına geçeyim, 30′lu yaşlarda ama 80 yaşındaki birinin enerjisine sahibim, hem de kendim için birşey istiyorsam namerdim, benzin var da biz mi içtik ki karnımız ağrısın.

Popularity: 8% [?]

Bir Avuç Dolar

FST 15 Mayıs 2008

fistfulofdolar.gifTuncay Özkan Kanaltürk’ü 30 Milyon Dolara AKP yanlısı bir gruba satmış, herkes şaşkın vaziyette. Öncelikle ben de bir konudan dolayı şaşkınım, sen sonuna kadar ulusalcı, ABD düşmanı ol ama koca televizyonu YTL olarak değil de Dolar cinsinden sat. Olacak şey mi? 38 Milyon YTL dese bir şey mi eksilecek? Hasılı beni en çok yaralayan şey bu oldu. Yoksa adamın malı Kanaltürk, satar satmaz bizi ne ilgilendirecek. Bu arada Yiğit Bulut, Mustafa Balbay, Emin Çölaşan gibi ulusalcı aydın ve önderler de “düşene bir de biz vuralım” kavlince Tuncay Özkan’a oh olsun çekip gülüyorlarmış. Bunlar “Biz kaç kişiyiz” türü oluşumlara girenlere de “oh olsun, gördünüz gününüzü, bu herifin ardına takılır mısınız” mealli laf da atıyorlarmış. Yine olaydan keyfolan muhalifler derhal bir site açarak “biz kaç dolarız” diye dalga geçmeye başlamışlar. Yiğit Bulut da “biz kaç safız” sitesini öneriyormuş. Biraz beklesek “kaçparalıkadamsınızulan.net.tr”, “üçkuruşlukşerefsizler.blogspot.com” gibi siteler de açılmakta gecikmeyecektir. Anladığım kadarıyla ulusalcılar da kendi içinde Tuncay Özkan’ın liderlik bayrağını taşımasından pek hoşnut değilmiş. Baksanıza bir sürü adam zil takıp oynayacak neredeyse. Hele Doğan grubu tam kadro Tuncay Özkan’a yükleniyorlar. Radikal de dün manşetten Tuncay Özkan’a satılık anlamında laflar etmiş. İşin açığı Tuncay Özkan da ulusalcıların lideri pozunda pek sırıtıyordu, AKP karşıtı mitinglerde de hayli sönük bir profil çizmişti. Karizma sıfır, o haliyle 1.300.000 adamı peşine takması büyük başarı olmuş, hayret.

Peki Özkan bu duruma ne cevap vermiş? Haberde okuduğum kadarıyla Radikal başta tüm Doğan grubuna ateş püskürüp epey bağırıp çağırmış. Tuncay Özkan’ın bu esnada ağladığı da rivayet ediliyor. Videodan da dinlenebiliyor, ama özetle şuymuş:

Kanalı neden sattığını açıklayan Özkan, Berkan’a ‘Sana sesleniyorum. Kaç kuruşsun. Maaşın kaç paraysa söyle satın alkacağım seni.. Köpek… Alçaaakk.. Namussuz.. Hayasız adamlar.. ‘ sözleriyle seslendi.

Biz kaç kişiyiz web sitesinde de ilginç bir durum var, kimi üyeler hayal kırıklığı izhar ederken kimi de “yıkılmadık, ayaktayız” diyerek birlik ve beraberlik mesajı veriyor. Biri Tuncay Özkan’ı Atatürkle kıyaslamış ve liderlikle ilgili mesajlar vermiş. Aleyhte şöyle şeyler söyleniyor:

“Yazık oldu sevgili kardeşim Tuncay. Hakikaten yazık oldu. Şu anda sabahın onbiri ama ben kederimden içiyorum. Kanal senin, tabiki satabilirsin ama herhalde Koza’ya değil.Ne yaptın? (n-semerci)”

“Tuncay Özkan’a güvenim sarsıldı. Kendi elleriyle düşmana etkili bir silah verdi. Mademki gerçekten yurtseversin Kemalistsin , üç kuruş aşağıya sat başkasına sat, eğer satmak zorundaysan.” (Revai Görgülü)

“Her şeyin fiyatı vardır. Yurtseverliğin, Memleket Sevdasının fiyatı yoktur. BizKaçKişiyiz hareketi yoluna devam edecektir. İnaçlarına fiyat biçenlerin aramızda yeri yoktur.”(MustafaMüjdat ERGÜN)

[…] İlk ve son defa yorum yazıyorum. Çevremde ben ve diğer ulusalcılar alay konusu olduk. Dünden beri başım ağırıyor. Çevremde sürekli tartışıyorum. Kaça satıldığımız soruluyor. Eğer istenilseydi BKK üyelerinden yardım toplanasilirdi. Bu utanç içinde yaşamak istemiyorum. Aşk olsun sana Tuncay Özkan aşk olsun” (Onsan)

Diğer taraftan sitedeki yazarlardan biri bu eleştirilere karşılık farklı bir açıdan yaklaşarak Tuncay Özkan’ı savunuyor:

[…] Değerli arkadaşlarım,

Dediğim gibi bende çok üzüldüm ama, böyle olmasının çok önemli bir nedeni olduğuna yürekten inandım ve aklıma en küçük bir fesatlık dahi gelmedi. Çünkü ben Tuncay Özkan’a bir çok arkadaşım gibi gönülden inananlardanım.Ne kendisine ne de yönetimde olan arkadaşlarıma telefon açıp nedenini sormadım bile.Çünkü gerek duymadım.Sadece onun açıklamasını bekledim.Çünkü hissediyordum ki, o asla kimseyi aldatmaz sözünün eri ve gerçek bir liderdir.Liderlik öyle kolay bir şey ve sadece yöneticilik değildir.

[…] Şüphesiz ki Atatürk dünyada eşine az rastlanan bir liderdi.O, gerek etkileyici kişiliği, gerekse ahlaki meziyetleri ile tüm dünyanın kalbinde taht kurmuş, eşsiz bir liderdir. Kendisi “Türk Devleti’ni bizlere, özellikle de tüm kalbiyle güvendiği gençlere emanet etmiştir. Türk Milleti’nin bağrından, benim izimi süren yüzlerce, hatta binlerce Atatürk çıkaracaktır.”demişti. O azmi, kararlılığı ve çalışkanlığıyla hayattaki bütün ideallerini gerçekleştirmiş bir liderdi. İşte Tuncay Özkan’da binlerce Atatürk’ten birisidir. Halkı, Atatürk’e güvenmişti ve onu izlemişti, her zaman yanında olmuştu.

Bizler ne yaptık , en ufak bir şeyde hemen şüpheye düştük ve Özkan’ı suçlamaya başladık.Bu olmadı arkadaşlar olmadı.Onun ve arkadaşlarının çaresizliklerini aylardır görmüyormuyduk? …

Doğrusu tam da AKP için kapatma davası açılmasına keyfolunacak zamanda şu gelişme hiç olmadı, ulusalcıların kendi içinde hem de böyle bir manzarayla yırtılmış görüntüsü vermesi iç ve dış düşmana epey kahkaha attırdı. Kederden millet sabahın köründe içki masasına çökmeye başlamış, kimisinin de alay konusu olmaktan başı ağrıyormuş. Hakikaten yenip yutulacak bir şey değil. Doğan grubu da ulvi davada kendilerine ayakbağı olan bir pürüzden kurtulmanın keyfiyle göbek atıyor. Bakalım meydan mitinglerinde Tuncay Özkan’ın boşalttığı yeri Yiğit Bulut mu dolduracak yoksa Mustafa Balbay mı? Yahut artık boşta olan Emin Çölaşan mı?

Aklıma gelmişken, acaba Ahmet Necdet Sezer ne alemdedir? Malum geçen sene Emel Sayın’ın bir şarkısına Allah dememek için epey yutkunulan bir merasim için Kanaltürk gecesine giden sayın Sezer ‘biz ailecek Kanaltürk izliyoruz’ gibi bir şey demişti. Herhalde o da benim gibi Açıköğretim kanalı ile çita-geyik belgesellerine talim edecektir.

Kısaca gelişmeler ilginç, ulusalcıları sevin ya da sevmeyin, seyre değer bir hadise olduğunu inkar edemeyiz.

Popularity: 11% [?]

Blog Yarışması Bitmiş

FST 13 Mayıs 2008

ucurtma_senlik2.jpgGeçenlerde blog yarışması var dediklerinde, Nahnu “abi sen de katıl, eğleniriz” şeklinde beni de gençlerin arasına itekleyivermişti. Ben de zor kötek niye istediklerini bilmediğim bir sahte adres ve sahte cep telefonu numarası uydurup ortama akmıştım. Ondan sonra ne oldu, ne bitti unutmuşken geçenlerde baktım Suat beyin sitede “yaşasın üçüncü oldum” başlıklı bir yazı var. Meğer yarışma neticelenmiş, ilk üçe girenler yazılım, kitap filan kazanmış. Kazananları tebrik ederim, tabii ben nal toplamışım, normaldir. Yapılan yorumlara göre yazılım bir yıllıkmış, yine de piyasada satsan 30-40 YTL eder herhalde. Kitaplar nedir bilemiyorum ama toplamda en azından 50 kağıtlık bir ödül var gibi görünüyor. Ödül alanların İstanbul gidiş dönüş bileti veriliyor muydu acaba? Orası da önemli tabii. Şu halde lisanslı bir Windows XP yüklü 3-4 yıllık bilgisayarım olduğundan yazılım ciddi bir kayıp sayılmaz. Kitaplar da benim kafaya pek uyan şeylere benzemiyor. Yol parası vardıysa belki 2 gün beleş İstanbul ziyareti söz konusu olabilirdi.

Bir de meraktan benim kategorideki birinci ve ikinciye baktım, öyle ya. Okan Yüksel diye bir arkadaş birinci olmuş. Sitesinde Tuncay Özkan’la çekilmiş bir resmi var, herhalde ulusalcı görüşleri ile öne çıkan bir blogcu. 2007 yılında da en iyi blog seçilmiş. Atilla Yayla ile ilgili de bir yazısı var, “bu ceza ona az bile” diyerek bitirmiş. 23 Temmuz tarihli seçim sonrası yazısında da “Açılan her sandıkta ister istemez Aziz Nesin’i andım, ne yazık değil mi; adam hala haklı çıkıyor!” diyor. İkinci blog Çağatay Aktürk’e ait, Çağatayca daha ortada ve tipik anlamda demokrat görünüyor. Bana yazıları da fena değil gibi geldi. Bu arkadaşta istidat var. (Bir yazısında beni övmesinin bu görüşümde herhangi bir etkisi yoktur). Okan için birşey diyemeyeceğim, hele de Tuncay Özkan “son kale” Kanaltürk’ü AKP yandaşlarına sattıktan sonra moral ve motivasyonda bir düşme görülecektir. Tipik bir çağdaş Türk genci izlenimi edindim ki ortaokulda kompozisyon yazmayı öğrenen her heyecanlı genç bu tür bir blogu idare edebilir. Hatırlarsanız geçen yıl fırtına gibi esen bir Atatürkçü Düşünce sitesi vardı, katılsalar herhalde “fikir blogu” kategorisini toz duman ederlerdi bu mantıkla.

Şu da aklıma geldi, Okan beyin tipik bir ulusalcı olması “blogcular hep liberal mi” şeklindeki saçma soruyu da gündemden düşürmüş oluyor. Ulusalcı blogcu var, hem de Türkiye birincisi olmuş. Tabii buradan şöyle bir yorum da yapılabilir, ulusalcı okur çok, yazar az olduğu için bu arkadaş çok oy almıştır, Hürriyet, Milliyet yorumcuları düşünülürse, denebilir. Ama sonuçta adam malı götürmüş, içerik analizi boş iş. Üçüncü olan blogla ilgili fazla konuşmaya gerek yok, Suat Bey herhalde yeni Vistayı kurmuş kitapları hatmetmekle meşguldür.

Hasılı bir yarışma iyi kötü sonuçlanmış, gençlere çalışmalarında başarılar dilerim. Bu arada fark ettim ki kendim dahi siteme oy vermemişim, oylamayı yanlış yapmışım, bizim yorumcular da burada sağa sola atıp tutacağız derken iki bilgisayar fırıldağı çevirip blog yarışmasını oy manyağı yapamamışlar. Yazıklar olsun, kaçırdığım 50 YTL’lik ödülleri tazmin edin arkadaş, bir de İstanbul’da “İzlenimler 2008″ toplantısı organize edin, otobüs biletimi bedava alın, herşeyi devletten beklemeyelim.

Popularity: 18% [?]

Gez Dünyayı

FST 12 Mayıs 2008

kuturakifw5.jpgSon günlerde Konya üzerine yazılar dikkatimi çekiyor. Elbette bunlar Mevlana, etliekmek, fırın kebabı üzerine olsa burada dikkate alacak değilim ama konu “Konya’da lokantaya gittim, rakı içirtmediler” olunca ilgimi çekti. Neden ilgini çekti ki, derseniz, efendim bendeniz ortaokul ve lise yıllarımı Konya’da geçirdim. Az çok bu güzide şehrimizi yakından tanırım. Hatta yakın zamanda kelepir olduğunu zannettiğim bir otomobili almak üzere ziyaret ettiğimde de bu şehrimizle ilgili gözlemlerim oldu. Ondan da belki bahsederim ama şu içki meselesine biraz daha detaylı bakalım, bu önemli zira. Benim için önemli değil tabii de, bazıları bunun öyle olduğunu zannediyor.

Son yılların liberal kanat yazarlarından Eser Karakaş yine bir grup liberal ahbabıyla Konya’ya konferansa gelmiş, iki çift lafın ardından adet olduğu üzere ekip Konya’nın ünlü bir lokantasına buyur edilmişler. Orada yenip içilmiş, herşey yolunda giderken siyah naylon torbalarda getirilen içkiler bir anda Eser beyin tepesini attırmış. Bu çağda bu nasıl kafa vezninde şikayetlenen Eser Karakaş şöyle diyor:

Akşam yanımızda isveçlilerle beraber gittiğimiz çok şık lokantada da normal olarak içki servisi yapılmıyor ama anlaşılan lokanta sahipleri tembihli ve bizi ayrı bir camekan salona alıyorlar, bu salona mutfaktan şarap şişeleri siyah torbalar içinde, sanki eroin ya da silah taşınıyormuş gibi getiriliyor ve servis şişeler bezle kaplanarak yapılıyor; ben bir kadeh rakı talep ediyorum ama boşuna, anlaşılan rakının kadehte görünümü lokanta sahiplerinin hoşgörüsünü ve kabulünü aşıyor.

Konuştuğum garson, Konya’nın merkezinde yanınızda kadınlarla gidilebilecek, beş yıldızlı oteller dışında içkili lokanta olmadığını söylüyor; içki şişelerinin mutfaktan bizim özel salona siyah naylon torbalar içinde taşınması beni çok huzursuz ediyor, kalkıp gitmek istiyorum ama İsveçli konuklara ayıp olmasın diye yapamıyorum.

Eser Karakaş bunları yazdıktan sonra kendisine bir destek de Radikal yazarı İsmet Berkan’dan gelmiş. İsmet bey 25 sene evveline atıfla şunları söylüyor:

[…]Hayır tabii ki değil ama bundan 25 yıl önce spor muhabiri olarak gittiğim Konya’yı, Erzurum’u, Kayseri’yi çok iyi hatırlıyorum. Yoldan geçerken alelacele karnınızı doyurmak için girdiğiniz herhangi bir lokantada yemeğin yanında bir şişe de bira içerdiniz. Şimdi ‘Bira var mı?’ diye soramıyorsunuz bile.

Yahu bilmesek inanacağız, İsmet Berkan ben o yıllarda ortaokul talebesiydim nerede Konya’da önüne gelen lokantada bira içiliyormuş? Alaattin tepesinin karşısında otobüs duraklarının yanında Teksas Pavyon diye bir yer vardı, bir de Meram yolunda bir iki içkili restoran hatırlıyorum gerisi boş laf. 25 sene evvel Konya dediğin yer orta halli bir kasaba irisiydi, Ramazanda açık lokanta bulamazdın, geçtik önüne ilk çıkan lokantada bira içmeyi. Tekel bayisi filan vardı ama içkili lokanta çok azdı. Şimdilerde ise durum değişmiş, Akyokuş’ta, Ankara yolunda bir alay “yanınızda kadınla” gidebileceğiniz içkili lokanta var. Konya çağdaşlaşıyor, siz saçmalıyorsunuz. Konya tabiriyle söylersek “bilin de mi gonuşun, bilmen de mi gonuşun?”. Bu arada lokantadaki bir diğer konuk Şahin Alpay da konuya müdahil olmuş ve şöyle şeyler söylemiş:

Yeni açılmış, alkollü içki ruhsatı henüz gelmemiş olan bir restoranda, rakı değil de şarap servisi yapılması olayının bu denli büyük bir ilgi göreceği doğrusu aklıma gelmemişti. Doğrusu ben 17 yıl sonra 36 saatliğine ziyaret ettiğim Konya kentini, son derece bakımlı, gecekondusu olmayan, yepyeni yolları ve binalarıyla, nüfusun neredeyse % 10′unu oluşturan 80 bin üniversite öğrencisiyle, başörtülü ve örtüsüz kadınların kent hayatında gayet görünür bir yere sahip olmasıyla, geçen yıl 100 ülkeye, 1,2 milyar dolarlık ihracat yapan sanayileriyle, istenen malın bulunduğu süpermarketleriyle modern ve etkileyici bulmuştum. Alkollü içki tüketimi bana göre, modernliğin ya da laikliğin bir ölçüsü değildir. Ama elbette ki, demokratik bir ülkede alkollü içki tüketmek isteyenlerin bu imkânı bulabilmeleri, bu konuda yasak olmaması gerekir. Herkes farklı tercihlere saygılı olmalıdır.

[…] Alkol tüketimi modernliğin bir ölçüsü olmadığı gibi, modernleşme de herhalde alkollü içki tüketiminin özendirilmesini gerektirmez. Aksine, beden ve zihin sağlığına zarar verdiği için alkollü içkilerin özendirilmemesi modernliğin bir icabı olarak görülebilir. Birçok demokratik ülkede televizyonda içki reklâmına izin verilmemesi bundandır. Aşırı alkollü içki tüketiminin bir sosyal sorun olduğu İsveç’te içki satışı devlet tekelindedir; 18 yaşından küçüklere satılmaz. Modernliği ve laikliği tartışılamayacak başka bir ülke olan ABD’de 1920-33 yılları arasında alkollü içki üretimi ve satışı (sağlığa zarar verdiği, çalışanların verimliliğini engellediği, sosyal sorun doğurduğu gerekçeleriyle) bütün ülke çapında yasaklanmıştı. Söz konusu yasaktan kaçakçılığa ve mafyaya kapı açtığı, suç işlenmesini özendirdiği için vazgeçildi. Ama bugün dahi ABD’nin hemen bütün eyaletlerinde alkollü içki konusunda kısıtlamalar var; kimi belediyelerde tamamen yasak.

Bir “tek” rakı içme özgürlüğünün elinden alınmaya başlamasından huylanan dostuma hatırlatacağım bir husus da, 2001-2006 arasında (yani AKP iktidarı altında) Türkiye’de alkollü içki pazarının 4 milyar dolara yükseldiği, rakı tüketiminde % 10 azalma görüldü ise de, bira tüketiminde % 35, şarap tüketiminde % 75 artış kaydedildiği. (Bkz: Referans, 8 Temmuz 2006)

Şahin Alpay konuya daha farklı yaklaşmış. Öncelikle buradan ilginç bir ayrıntıya ulaşıyoruz, işin içinde lokantanın henüz ruhsat almamış yeni bir yer olduğu detayı var. Türkiye’deAKP iktidarı döneminde alkollü içki satışının ciddi ölçüde artması da Şahin Alpay’ın dikkatimize sunduğu bir gerçek. Ancak Şahin Alpay bir noktada kesin olarak yanılıyor. Türkiye’de alkollü içki içmek onun zannettiğinin tersine hem modernliğin hem de laikliğin bir göstergesidir. Hatta açık giyinme ile birlikte tek göstergesidir dahi diyebiliriz. Türkiye’de tarikatçı, müslüman, dindar gibi olumsuz etiketlerden kurtulmak istiyorsanız yapmanız gereken tek şey içki içmektir. Devlet protokolleri, davetler filan birer imtihan meydanıdır. Bakalım içki mi içeceksiniz yoksa bardağa su, kola (şimdilerde şaraba benzeyen elma suyu) doldurup numara mı yapacaksınız. Tanıdığım gizli din taşıyan bir iki subay askerlikten binbaşılığa kadar atılmamayı buzdolaplarında sürekli bulundurdukları açık içki şişelerine borçluydular. Hasılı Türkiye’de modernlik, çağdaşlık demek kadınların açık giyinmesi ve içki içebilmesi demektir. Bunun dışında bir modernlik alameti söylerseniz ben de öğrenmiş olurum.

Konya’ya gelirsek, içki filan boş laf, isteyen içki de bulur ama ben size duble etliekmek, ayran tavsiye ederim. Tabii ehil olanlar Aziziye camisinin arkasındaki Tiritçi Mithat ile günde 3-4 saat açık olan fırın kebapçı Hacı Şükrü‘yü de ziyaret edebilirler. Hacı Bey lokantası da iyidir, tirit yanında uykuluk kebabını da öneririm. Üstelik buralara yanınızda kadınla da gidebilirsiniz, ben görmüştüm etrafta çiftler de oturuyordu. Tiritçide belki yoktur, yalan olmasın.

Diğer taraftan meşhur laflarla konuşursak “ama çağdaş ve laik kesimin korkularına da kulak vermek, bunları önemsemek” gerekmez mi? Bittabii, çağdaş kesim şu korkusunun adını adam gibi koyup “kardeşim lafı çevirmeyeceğiz, içki ve kadınlarda açık kıyafet bizim bam telimiz, bu ikisine dokunmayın da ne halt ederseniz edin” dese durum hem gericiler hem de modernler açısından kolaylaşacak. Tarık Akan filan boşa saçmalamak zorunda kalmayacak. Peki şu anda korkan çağdaş kesime ne önerebilirim?

Öncelikle yolunuz Konya’ya düşerse yanınızda bolca siyah poşet bulundurun. Bir etliekmek yahut fırın kebapçıya gittiğinizde çaktırmadan siyah poşete koyduğunuz rakıyı gizli gizli bir pipet yardımıyla içersiniz. Anlaşıldığı kadarıyla bira, rakı olmadan bu kesim adam gibi yemek yiyemiyor. İkincisi de Konya kamuoyunu etkilemek üzere bu işlerde tecrübeli bir ekibe görev düştüğü kanaatindeyim. Evet, anladınız, Cumhuriyet yazarı Deniz Som, Bedri Baykam ve Üsklüdar Şarapçıları. Hatırlarsanız bunlar Üsküdar Belediyesinin açık parkta, bahçede içki içilmesin, elin ayyaşı akşam vakti millete sarkıntılık ediyor filan diye yapmaya çalıştığı düzenlemeye rutin laiklik refleksiyle bir protesto yapmışlardı. Nutuk da okunmuş muydu, geçmiş zaman bilemedim.

Uzatmazsak, bir yere daha işaret edeyim. Ben yabancıların, ister turist ister konferans davetlisi bir mekanda yoksa “ille de şarap, rakı isterim” diye tutturduğuna şahit olmadım, veya benim gördüklerim hep gerici tiplerdi. Adam efendi gibi davet edildiği yere gider, mütebessim bir edayla sohbetini yapar, adı üstünde misafir umduğunu değil bulduğunu yer. Elin gavuru böyle yapar ama bizim gavur farklıdır, diyene de ben diyecek şey bulamıyorum.

Uzattım ama malum geri sayıyoruz, kusura bakılmasın.

Popularity: 25% [?]

Altı Okka

FST 12 Mayıs 2008

tekbir1.jpgDün Hürriyet internet sitesinde sürmanşette “Başbakan tekbiri yanlış mı alıyor” diye bir yazı gördüm. Öncelikle bu kadar önemli görülüp manşete taşındığına göre Tekbir Giyim ile ilgili bir gelişme olabilir diye düşündüm ama yazıyı okuyunca konunun namaza başlarken yapılırken bir hareketle ilgili olduğunu anladım. Namaz kılanlar bilir, ibadetin başı, sonu belli olsun diye eller yukarı doğru kaldırılarak namaza başlanır, sağa sola selam verilerek bitirilir. Herneyse, alaka nedir diyerek yazıya baktım, şöyle deniyor:

[…] Uzun yıllar Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde çalışmış eski bir dostumla beraber televizyondaki haberleri izliyoruz. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kocatepe Camii’nde katıldığı cenaze namazının görüntüleri var. O esnada ekranı biraz daha dikkatli izliyor ve “Bak, görüyor musun? Başbakan yanlış tekbir alıyor” diyor. Ben de dikkat kesiliyorum, ama yanlışın nerede olduğunu fark edemiyorum. Zaten fark edecek yeterince dini bilgiye de sahip değilim. “Ellerinin duruşuna bak” diyerek konuşmasını sürdürüyor.

“Tekbir alınırken ellerin nereye kadar kaldırılacağı bellidir ve kesinlikle parmaklar kulak memelerine değdirilmez. Ama başbakan, parmaklarıyla kulaklarına değdiği gibi, neredeyse okkalamış durumda. Dini bütün bir insanın bunu bilmesi lazım. Zaten birçok lider de aynı yanlışı yapar durur.”

“Ciddi mi söylüyorsun? Tekbir getirmenin bu kadar katı şartları mı var?” gibisinden birkaç soru sorunca da, yerinden kalkıp içeriye gidiyor ve bir kitapla geri dönüyor. Kitabın adı “Kitap ve Sünnete Göre Namaz”. Muhammed el-Dağıstani, Memet Şahin ve Şamil Muhammed isminde üç yazarın kaleme aldığı kitabın 50’den, 54’üncü sayfasına kadar olan bölümleri okumaya başlıyoruz. Ve bir bölüm var ki , istediğimiz yanıtı alıyoruz.

“Elleri kaldırırken başparmak uçlarını kulak memelerine değdirmenin, Resulullah (S.A.V.)’ın sünnetinde yeri yoktur. Sahih olan ise yukarıdaki hadislerde zikredilen üç şekildir. Başparmak uçlarınız kulak memelerine değdirenlerin delili ise senedi, Münkatı olan (Kesilen, aralıklı, arkası gelmeyen), zayıf rivayettir.”

Üç kişinin yazdığı bir kitaptan tatmin olmadığımdan dolayı ertesi gün, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın internetteki sitesine giriyorum. Zira mezhep, tarikat faktörü devreye girip, kitapta yazılanlar ona göre şekillenebilir düşüncesine kapılıyorum. Sonuçta Diyanet’in sitesinde aradığım bilgiye ulaşınca, kuşkularım ortadan kalkıyor. Fotoğraflarla namazın kılınışı bölümünde tekbir için aynen şunlar yazıyor.

“Erkekler tekbir alırken; ellerin içi kıbleye karşı ve parmaklar normal açıklıkta bulunur. Başparmaklar, kulak yumuşağı hizasına gelecek şekilde eller yukarıya kaldırılır.”

Tüm bu bilgilere ulaştıktan sonra, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın parmaklarının o gün yanlışlıkla kulak memesine değdiğini ya da bir bildiği olduğu için bu yolu seçtiğini ayırt etmeye çalışıyorum. Ama çevremde bulunan kime sorduysam da ortak bir cevap alamıyorum. Kimi kulak memesine dokunulduğunu, kimi de temas olmadan kulak hizasında tutulması gerektiğini söylüyor. Anlıyorum ki, tekbir almadaki usuller üzerine toplumda bir buluşma noktası yok. Kimi bilmediğinden, kimi de bağlı bulunduğu cemaatin kurallarından, farklı davranış şekli gösteriyor.

Bu yazının sürmanşet olmasının sebebi ne olabilir? Tayyip Erdoğan namaz kılmayı bilmiyor mesajı mı yoksa namazda alınan tekbirin “toplumda bir buluşma noktası” olması icabederken olamamasının sonuçları mı öne çıkarılıyor? Tekbir almada toplumsal buluşmada bağlı olunan cemaat etkisi neyin nesidir?

Bunları geçelim de, bu konu beni senelerce öncesine bir Yaşar Nuri Öztürk-Ayşe Özgün programına götürdü. Televizyonda izlediğim 3 programdan biri Açıköğretim dersleri, diğeri iştahlı pumaların geyikleri boğazladığı begeseller iken diğeri kesinlikle Yaşar Nuri Öztürk’ün, Ayşe Özgün’ün konuğu tuhaf sorular soran kadınları azarladığı adını hatırlamadığım şovuydu. Son yıllarda evde Digiturk olduğundan Açıköğretim izleyemiyorum, Yaşar Nuri hoca da siyasete girip Ayşe Özgün şovu bıraktı, ben de artık nadir TV izlediğim anlarda her tür puma, çita, yaban öküzü kovalamacası ile History Channel’da ne rasgelirse onu izliyorum.

Uzatmazsak, Yaşar Nuri hoca bir programda namazda eller nasıl kalkar, nasıl bağlanır türü bir seyirci sorusuna epey gazaplanıp konuğu azarladıktan sonra bu yazarın “toplumsal buluşma noktası” filan zannettiği namazdaki bir takım şekil ve esasların aslında İslam bilginlerince tarih boyunca icat edilmiş Çin İşkencesi metodları olduğunu benim de gayet keyifle izlediğim bir yöntemle ispat edivermişti. Hakikaten de eskiden mahalle camisinde, ilmihal kitabında, namaz hocasında anlatılan namaz kılma usul ve adabının Yaşar Nuri hocanın tabiriyle Çin İşkencesinden farkı yoktur.

Yok tekbirde eller kulaklarakadar kalkacakmış ama kulak memesine değecek miymiş, yoksa değmeyecek miymiş, eller bağlandığında parmaklar bileğin arkasından birleşecekmiş, rükuya gidildiğinde sırtın dümdüz olacak, üzerine sürahi konsa devrilmeyecekmiş, secdede kollar şu açıyla açılacak, otururken sağ ayak dikilecekmiş, otururken dizin üstüne konan eller ne dizden geride ne de ileride olacakmış vs. Hakikaten bir tür eziyet. Halbuki bu ilmihal kitaplarında yazan şeylerin hiçbiri namazın esasıyla ilgili şeyler değil. Yani tekbir alırken bırakın kulak hizasını, elinizi kaldırmasanız, ayakta dururken ellerinizi bağlamasanız bile birşey olmaz. Otururken sağ ayağımı dikeyim derken kalçanızı, topuğunuzu sakatlamanıza gerek yok, nasıl rahat edecekseniz öyle oturun, isterseniz bağdaş kurun. Ne okuduğunuzun da bir önemi yok, hatta namaz bittiğinde selam vermeseniz de olur. Şekle şemale takılmamak lazım.
Hasılı kelam, gazetecinin önemli birşey zannettiği tekbirde el kaldırmanın şartı, şurtu filan yoktur. Sadece prosedür ve protokol gereği üç aşağı beş yukarı standart bir takım fiiller vardır. Sen namaz kılmayı kafaya koymuşsan kulak yumuşağını okkalasan da olur, ellerini kaldırmasan da. İmam Falan şunu yazmış, Hazreti Feşmekan bunu demiş işin teferruatıdır, kimseyi bağlamaz. Hele hele bir takım dini ibadetlerin lüzumsuz detaylarından toplumsal uzlaşma aramaya kalkmak cahillik ve budalalıktır. Ha, şunu da kabul etmek lazım, bir coğrafyada genelde nasıl ibadet ediliyorsa ve bunda insanı yoracak, sıkacak bir taraf yoksa, ona uygun hareket etmek daha mantıklı olur. İlle de dikkafalılık etmek boşa gereksizlik ve başkalarına açıklama yapma sebebi olabilir.

İbadet işlerinde detaya aldırmamak lazım, adam hala eski ilmihal kitaplarına bakıyor banyo yaparken sağ omuza üç tas su dökülecek, kıçını silerken 5 ila 7 kerpiç yahut taş kullanılacak diyor. Yahu heryerde duş denen bir şey var, tuvaletler de 2008 itibariyle iyi kötü gelişmiş durumda, tuvalet kağıdı kullananların arttığını zannediyorum. Öte yandan bunları dedim diye o zaman ait bu uygulamaları küçümsediğim anlaşılmasın. Tersine, bakın bu temizlik işleri dönemine göre devrimdir, en azından taşla maşla da olsa temizlenmek şart koşulmuş. Hele diş temizliği üzerinde iyi düşünmek lazım. Ancak işin özünü kaçırırsanız, evinizde adam gibi ipanayla, Oral-B diş ipiyle dişinizi temizleyeceğinize İstanbul’un göbeğinde elinizde bir odun parçasıyla dişinizi milletin ortasında temizlemeye kalktığınızda “o zaman in o arabadan ve bir deveye bin, tuvalette de kıçını taşla sil, istersen zımpara kullan” derim, kimsenin de gözünün yaşına bakmam.

Hürriyet gazetesindeki yazarın ezanda kulağı var, yarın öbürgün namaza başlamayı düşünüyorsa derhal yanındaki arkadaşından ayrılsın. O adam kılacağı iki rekat namazı da eziyete çevirir. Ertuğrul Özkök ve Bekir Coşkun’dan yardım alıp bu diyanette uzun yıllar çalışmış şahsı altı okka ederek şaka görüntüsünde denize atın, vatana faydanız dokunur. Ben derim ki; 3 vakit, beş vakit fark etmez, sen hele bir cumalara başla, mahallede ölen varsa bedava helva bile yersin, üstelik hutbe sırasında 10-15 dakika kestirmek sağlığa da yararlıdır.

Tayyip bey, sen de tekbiri düzgün al, dini bütün biri olarak dini yarımların gündemini meşgul etme.

Popularity: 17% [?]

Gıda Güvenliği

FST 8 Mayıs 2008

karpuz1.jpgAtatürk’ün pek çok konuda söz söylediği, pek çok konuyla ilişkilendirildiği malumdur. Ancak bir haber gördüm, dört yıldır bu iş üzerine ihtisas yapmış biri olarak şaşırmadım desem yeridir. Tarım bakanı bana göre ilginç bir özelliği olan şu etkinlikte bazı sözler sarf etmiş:

‘Gıda güvenliğini Atatürk öngörmüştü’

Tarım ve Köy İşleri Bakanı Mehdi Eker, Atatürk, Orman Çiftliği (AOÇ)’nin kuruluş yıldönümünde bugün çok tartışılan bir konu hakkında Atatürk’ün bir öngörüsüne dikkat çekti.

Bakan Eker, AOÇ Müdürlüğü bahçesindeki resepsiyonda yaptığı konuşmada, Ankara’nın başkent ilan edilmesinden sonra, bozkır, bataklık ve tarım için elverişli olmayan alanda Atatürk’ün, bizzat kendi planlayıp ıslahında çalışarak çiftliği kurduğunu söyledi.

Bu çalışmalarda ana amacın, halkın sağlıklı gıda teminini kolaylaştırmak olduğunu bildiren Eker, Atatürk’ün 21. yüzyılda konuşulmaya başlanan gıda güvenliği konusunu, çiftliği kurarken gündeme getirdiğini belirtti.

[…] Çiftlikte, tarım, sanayi entegrasyonunun gerçekleştiğini, bal, şarap, süt ve süt ürünleri, meyve suyu, süs bitkileri, meyve fidanları üretildiğini anlatan Eker, Hayvanat Bahçesi ve Atatürk’ün Selanik’teki evinin bir benzerinin de halkın ziyaretine açık olduğunu hatırlattı.

Demek Atatürk 21. yüzyılda yeni yeni gündeme gelen gıda güvenliğini de ilk gündeme getirenlerden biriymiş. Bakalım başka neler işiteceğiz, misal “Atatürk ISO-9000 çalışmalarından çok önce kalite güvenceye dikkat çekmişti” desem başım ağrımaz herhalde.

Bu arada sezonun ilk karpuzu da TBMM’de bakan tarafından kesilmiş, bu önemli etkinlikle ilgili gelişmeleri linkteki haberden izleyebilirsiniz. Yalnız ilk karpuz kelek çıkmış gibi, zira ikinciyi kesmek zorunda kalmışlar. Bu ikincisi fena değil ama. Bir de adamın biri eldiven takmış, o da tuhaf.

(Karpuz gerçekten kelekmiş)  

Popularity: 22% [?]

Var mısın, Yok musun

FST 8 Mayıs 2008

fathr.jpgŞu ara böyle bir yarışma popülermiş, geçenlerde bir şehirlerarası otobüste mecburiyetten izledim. 10-15 kişi toplanmışlar, başlarında eski gezginlerden Acun diye bir oğlan, kutu açılıyor, içinden çıkan rakama göre millet birbirine sarılıyor yahut ağlaşıyor, “hissediyorum abi bunun içinde kırmızı var” veya “Ayşe hanım içinize ne doğuyor” şekilndeki diyaloglara akrabalar filan da karışıyor, “15′i açtır, Hulusi beyin çok masum bir duruşu var” şeklinde fikir beyan ediliyor. Arada Hamdi diye bir bankacı yarışmacıyı caydırmak için telefon açıyor, hasılı bir sürü saçmalık. Bana göre saçma ama insanlar eğleniyor, buna karışamayız. Tabii asıl önemlisi bu yarışmaya önümüzdeki hafta Fatih Terim başkanlığında Türk milli takımının katılacak olması. Haberde şöyle deniyor:

İmparator Terim ‘Varım’ diyecek!

Acun Ilıcalı’nın sunduğu yarışma programı ‘Var Mısın Yok Musun’un 15 veya 16 Mayıs’taki programına Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim ile Ay-Yıldızlı futbolcular katılacak.

Terim programdan kazanacakları parayı bir hayır kurumuna bağışlayacak. Programın yapımcısı ve sunucusu Acun Ilıcalı, “Fatih hocama bu teklifi götürdüm. Çünkü onun hayır işlerine olan ilgisini uzun zamandır takip ediyorum. Fatih hocanın Hamdi beyle iyi bir pazarlık edip, iyi bir parayla ayrılması şart” şeklinde konuştu.

Demek Fatih Terim hayır işleri de yapıyormuş. Allah razı olsun, dergahı izzetinde kabul etsin. Acun “uzun zamandır takip ediyorum” demiş. Yahu bu uzun zaman zarfında biz fark edememişiz Acun, bu işte bir bit yeniği olmasın? Fatih Terim’in geçenlerde maaşına gelen 35.000 YTL’lik gizli zammı hatırlıyorum ama hayır işini tam çıkaramadım. Eh, hayır gizli olur, ancak Acun gibi temiz kalpliler bunu fark eder de diyebilirsiniz.

Uzatmazsak, Fatih hocanın yarışmasını hepimiz herhalde heyecanla takip edeceğiz. Benim iki merak ettiğim şey var, diyelim bunlar büyük ödül kazanamadılar acaba Türk Milli Takımı cepten yine fukaraya destek olacaklar mı? Zira bir ara Hakan Şükür başta “bize vaad edilen 4X4 jipler ne oldu” diye yaygara yapıyorlardı. İkinci merakım ise Fatih Terim ingilizcesi kendisiyle ayar olan Acun ile kısa bir yabancı dil gösterisi yapacak mı? Olursa tüm internet ahalisi bu olaya kilitlenir, haber vereyim.

Kısaca are you exist or no?

Popularity: 26% [?]

Örgüt

FST 8 Mayıs 2008

ssrt.jpgŞeriat tehditi ahtapot gibi ükeyi sarmışken bazı duyarlı vatandaşlarımızın konuyla ilgili somut öneriler getirmeye başlaması fevkalade memnuniyet verici bir durum. Nitekim eskiden beri solcu geçinen ve özellikle de darbe destekçiliğiyle Özdemir İnce’nin aferinini alan Tarık Akan, Türk siyasi hayatına Kadirizm ideolojisini hediye etmiş Kadir İnanır ile birlikte bir törende anlamlı mesajlar vermişler. Haberde şunlar var:

Türk Sineması Emek Ödülü’ne layık görülen Kadir İnanır ve Tarık Akan’ın konuşmaları geceye damga vurdu. Kadir İnanır, çalışma şartlarının ağırlığını vurgulayıp, “Tek başına tavır koymak doğru değil. Demokrasi, örgütlü toplumlardan geçer. Birbirimizle uğraşmaktan vazgeçelim, geleceğimizi düşünelim” diye konuştu.

Tarık Akan ise şeriatçı eğilimlere karşı çıkılması çağrısı yaparak şöyle dedi: “Bugüne kadar Kadir arkadaşımla ben, dincilere faşistlere karşı, ülkenin adam gibi idare edilmesi için mücadelemizi verdik. Ama artık yaşlandık. Gelin hep beraber dinci, şeriatçı basına ve televizyonlara hayır diyelim ve çalışmayalım.”

Öncelikle Kadir İnanır’ın yorumunda şeriat vurgusu yok. Tarık bey bu konuda daha hassas görünüyor. Bana göre Kadir İnanır daha gerçekçi konuşmuş, paraya vurgu yapması anlamlı olmuş. Birbirimizle uğraşmak derken ne kastettiğini anlamadım, sanat camiasıyla ilgim yok, maalesef İzlenimler sitesi bu konuda epey eksik yönü olan bir yer. Bir türlü sanata, kültüre gereken önemi veremedik. Bir parça spor oldu ama kültür yönümüz eksik kaldı. Sağlık olsun. Dolayısıyla Kadir İnanır kimle uğraşmış bilmiyorum.

Tarık Akan’a gelirsek, 1980 sonrası baydırıcı entel, sol ve sosyal içerikli karanlık filmleriyle gözümden düşmüştür, onu öncelikle söyleyeyim. Eski günlerin Ferit tiplemesi yerine gelen sakallı, karanlık odalarda boş boş sağa sola bakan, anlaşılmaz laflar eden bu topluma duyarlı adamdan hiç hazzedemedim. Kadir İnanır Allahtan bu kadar sosyal içeriğe vurmadı işi, adamın mayası kabadayılık olduğundan mıdır, nedir, o paçayı kurtardı. En son bir klipte Örümcek Adam’a nasihat ederken görmüştüm.

Diğer taraftan şeriat tehdidi denen şey nedir çok açık değil, sıkça bunu duyuyorum ama zannedersem bununla İslam dininin bazı uygulamalarının medeni hukuk ve ceza hukuku içinde uygulama alanı bulması filan kastediliyor. Elimizi keser, başımızı kapatırlar, içkimize engel olurlar mı şeklinde basite indirgenebilecek bir durum. Bana göre tabii hava hoş, Türkiye’de bu anlamda bir şeriat arzu edenlerin oranı bölücü milliyetçiler, devrimci sosyalistler, faşist ulusalcılara kıyasla daha azdır. Marjinal olduğunu zannediyorum. Yok, Tarık Akan ‘Şeriat’ ile devlet nizamıyla bir ilişki kurmasızın namaz kılan, başı örtülü, içki içmeyen, domuz eti yemeyen, İslami anlamda Allaha inananların genel olarak durumunu kastediyorsa ‘Örgüte’ düşecek iş çok demektir. Bunları vurup öldürmekle bitirmek kolay iş değil.

Aslında Tarık Akan’ın durumu yeni de değil. Zamanında kendisi için “çağının çağdaşı” diyen Özdemir İnce epey övgü dolu yazılar yazmış, buraya da konu olmuştu. Özdemir İnce üzerine 2005 Kasım ayında yazdığım çok uzun yazıdan sadece Tarık Akan ile ilgili kısmı alıntılayayım:

Özdemir İnce ve darbe demişken, son hafta gündemde olan bir Tarık Akan meselesine değinmemek olmaz diye düşünüyorum. Malum Milliyette Derya Sazak Tarık Akan ile bir mülakat yapmış Tarık Akan da “solculara karşı yapılan darbeler kötüdür, gericilere karşı olanlar iyidir” mealinde bir şeyler söylemiş. Tarık Akan bir sürü abuk subuk laf arasında “Ben 28 Şubat’ı askerin müdahalesi olarak görmüyorum. Devletin iradesiydi. Devleti devlet yapan kurumların içinde asker de var, savcılar, hâkimler var. Öğretmen de var. Halk var. Tabii ki demokrasilerde halkın iradesi geçerlidir” türünden bir şeyler de söylemiş. Yani güya 28 Şubatı yapanlar sadece asker değil hakim, savcı, öğretmen, halktır, dolayısıyla bu halk iradesi olarak darbe sayılmaz demeye getiriyor. Doğal olarak bu anlayış sağdan soldan eleştirilmiş, bu ne biçim perhizdir, diyerek kınanmışken, sahneye çıkan Özdemir İnce bir seri yazıyla Tarık Akan’a sahip çıkmış. Şöyle diyor İnce:

‘Demokrasilerde askerin sivil yönetime müdahalesi savunulabilir mi? Darbe sola karşı olunca karşı çıkacaksınız, ‘şeriat’a karşı diye ‘postmodern darbe’de bir sakınca görmeyeceksiniz. Burada çelişki yok mu?’

Tarık Akan, bu klasikleşen tuzak soruya harika bir yanıt çıkartıyor:

‘Ben 28 Şubat’ı askerin müdahalesi olarak görmüyorum. Devletin iradesiydi!’

Bu konuda şimdiye kadar söylenmiş en müthiş saptama ve tanım: ‘Devlet iradesiydi!’

Sanıldığı ve iddia edildiği gibi askerin müdahaleleri Türkiye’yi elli-yüz yıl geri bırakmamıştır; tam tersine demokratikleşme yolunda cumhuriyetin ilke ve değerlerini öne çıkartarak soyut demokrasiye kapsamlı bir içerik kazandırmıştır (1960, 1997). Ya da düzeni restore etmek istemiştir (1971, 1980).

Tarık Akan’ın, Türkiye’de pek az kimsenin fark ettiği ‘devlet iradesi’ işte budur!

Askeri müdahaleye muhatap olan bütün hükümetlerin, cumhuriyet rejimiyle ve onun kurumlarıyla sorunları olmuştur. Rejimin temel ilkeleriyle uzlaşmazlık sorunları olan bir iktidarın ve siyasal partinin meşru ve demokratik olduğunu söyleyebilir miyiz? Söyleyemeyiz!

Bizler ve Derya Sazak anlayamamışız demek ki, saf saf soruyoruz, yahu ne farkı var o da müdahale bu da ne farkı var diyerekten. Devlet iradesi denen şey meğer asker, hakim, savcı, öğretmen dayanışmasıymış haberimiz yok. Özdemir Bey haklı olarak bizim saflığımıza fildişi kulesinden gülüyor acıyarak ve Tarık Akan’ı tuzağa düşmeyip “çıkardığı harika yanıt” sebebiyle kutluyor. Yazının devamında ve ilgili diğer yazısında Tarık Akan yere göğe sığmıyor. O konuda çeşitli yazılar yazılmış, ne diyeyim, üstelik Özdemir usta noktayı koyduktan sonra bize halt yemek düşer.

Görüldüğü gibi Özdemir İnce resmindeki tavrın hakkını sonuna kadar veren ciddiyet ve sertlikte gerçek bir cumhuriyetçi. Her konudan anlıyor, herkese verilecek bir cevabı mevcut. Hürriyet gazetesi okurları yazarlarıyla övünebilir, sayesinde alçaklar, hainler deşifre ediliyor, sert bakışları, gözlerinden saçılan kıvılcımlarla eriyip ortaçağ karanlığını boyluyorlar. Kendisinin eski yazılarına arşivlerden ulaşıp istifade edebilirsiniz. Yalnız fazla dalarsanız çıldırmanız, dolayısıyla Çılgın Bir Türk’e dönüşmeniz de söz konusu olabilir. Aklı başında Türkler şu ara pek tutulmadığı için iyi olur, daha güzel, prim yaparız derseniz o başka tabii.

Örgüt konusunda da şunu söyleyeyim, artist eskileri şeriat, komünizm türü tehlikelere karşı nasıl örgütlenebilirler üzerinde düşünmek lazım. Bunlar epey çaptan düştüklerine göre kadroya daha genç ve aktif olanları katmaları lazım. Misal, Polat Alemdar, Yandım Ali gibiler ‘örgütü’ güçlendirecektir. Elbette Cüneyt Arkın şu haliyle bile epey şeriatçı dövebilir, yalnız kendisinin içki karşıtı yeşilaycı mücadelesi konsepti bozabilir.

Kısaca şunu söylemek isterim: Yaşasın Örgütlü Toplum.

Popularity: 21% [?]

Bloglar

FST 8 Mayıs 2008

Bugün düşünceler sitesine bıraktığım bir yorumu eleştiren kişinin netamiye isimli blogunu ziyaret ettim. Dikkate değer bir yer, inşallah uzun ömürlü olur. Yorumcu arkadaşımız Mr No da blogunu yenilemiş, arayışı devam ediyor anlaşılan ama merak etmesinler büyük ihtimalle 7 Haziranda meydan gençlere kalacak.

Bir de eski tarzını bırakıp üçüncü dalgaya dönen Murat Karun da yazılarına devam ediyor. Gerçi sitenin başlığı bana sürekli ‘Kaptan Mağara Adamı Geliyor’ nidasını hatırlatıyor, bu bir problem mi, değil tabii ki.

Bu arada bir süredir kapalı olan Jazzetta da açılmış, daha besmele çekmeden eski yoğun trafiği de başlayıvermiş. Bekir beyin blogu sessiz ve derinden gidiyor, 2-3 defa yorum bırakmaya çalıştım ama nedense gitmedi, kendisine buradan arzı hürmet ediyorum. Ha, İnikas da yazmaya başlamış, Adnan hoca zulmü bitti mi acaba, yani wordpress’e doğrudan erişilebiliyor mu bilmem ama epey blogcuyu küstüren bu iş sonlanmışsa ne güzel. Benim Robdöşambrın da çanına bu herif ot tıkamıştı.

Robdöşambr demişken, meğer geçen sene neler yazmışım, wordpress gerçekten açıksa şu yazıdan itibaren bakın, ben okudum, neler olmuş neler. Aslında izlenimler filan iş değil, günlük hayatı yaz, hem daha risksiz hem de yazması, okuması kolay. Robdöşambr arşivlerini gezmenizi tavsiye ederim.

Popularity: 23% [?]

İleri »

Kapat
E-posta ile paylaş